KERBELÂ’YA DOĞRU: İMAM HÜSEYİN’İN KUTLU YOLCULUĞU VE MÜSLİM B. AKÎL
İki Dünyanın ve İki Zihniyetin Çatışması
Kerbelâ Hadisesi, İslam tarihinin kronolojisinde sıradan bir taht ya da iktidar mücadelesi değildir. Bu hadise; asalet ile sefahatin, adalet ile zulmün, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) inşa ettiği ahlaki nizam ile Cahiliye asabiyyetinin saltanat maskesi altında yeniden hortlamasının net bir çatışmasıdır. Çatışmanın tarafları incelendiğinde, Kerbelâ’ya giden yolun taşlarının sadece siyasi manevralarla değil, karakterlerin ve inançların derin zıtlığıyla döşendiği görülür.
Yezid b. Muâviye: Saltanat, Şatafat ve Karakter Zaafiyeti
Muâviye’nin vefatının ardından istişare ve şûra usulü çiğnenerek veliaht tayin edilen Yezid b. Muâviye, İslam toplumunun liderliğinde aranılan ahlaki ve fıhhi vasıflardan fersah fersah uzaktı. Tarihi kaynaklar (Taberî, Mes'ûdî), Yezid’in devlet idaresini bir emanet olarak görmekten ziyade, saltanatın getirdiği güç ve zenginliği lüks, eğlence ve şatafat içinde yaşama vasıtası kıldığını kaydeder. Avcılığa olan aşırı düşkünlüğü, saray hayatındaki sefahati, şarap meclisleri ve dini hassasiyetlerden uzak fevri yapısı, ümmetin adalet hissini zedelemiştir. Yezid’in karakter zaafiyeti, hilafet makamının manevi ağırlığını ve meşruiyetini yok etmiş, dini şahsi menfaatlerine kılıf yapan bir krallık (mülk) zihniyetini doğurmuştur.
İmam Hüseyin: Nübüvvet Potasında Eriyen Güzel Ahlak ve Dava
Yezid’in tam karşısında ise dedesi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) "Dünyanın iki reyhanı" (Buhârî, Fezâilü'l-Ashâb, 22) ve "Cennet gençlerinin seyyidi" (Tirmizî, Menâkıb, 30) buyurarak taltif ettiği İmam Hüseyin durmaktaydı. Hz. Hüseyin, nübüvvet evinde, Hz. Ali’nin ilim ve şecaati, Hz. Fâtıma’nın züht ve takvasıyla yetişmişti. Onun karakteri; cömertlik, derin bir teslimiyet, ibadet aşkı ve haksızlığa karşı eğilmeyen bir izzet üzerine kuruluydu. Hz. Hüseyin için hilafet, toplum üzerinde tahakküm kurma aracı değil; yeryüzünde hakkı tecelli ettirme, mazlumu koruma ve Allah’ın hudutlarını muhafaza etme sorumluluğuydu. Dolayısıyla Yezid gibi bir karaktere biat etmek, sadece bir şahsa boyun eğmek değil, dedesinin tebliğ ettiği İslam’ın ahlak ve adalet ilkelerinin tahrif edilmesine göz yummak demekti. Medine Valisi Velid b. Utbe’nin biat talebine karşı duruşu, şahsi bir kibirden değil, bu inanç sarsılmazlığından kaynaklanıyordu.
1. Kûfe’nin Daveti: Mektuplar ve Tarihin En Ağır Ahde Vefasızlığı
İmam Hüseyin, Yezid’in baskıcı politikasından dolayı Medine’den Mekke’ye intikal ettiğinde, Irak coğrafyasının kalbi olan Kûfe’den dalga dalga mektuplar gelmeye başladı. Ehl-i Beyt’e sadakatleriyle bilinen Kûfe halkı, Muâviye’nin ölümünü ve Yezid’in gayrimeşru idaresini kabul etmediklerini haykırıyordu.
Süleyman b. Surad, Müseyyeb b. Necbe ve Rifâa b. Şeddâd gibi şehrin ileri gelenleri öncülüğünde yazılan ve sayıları binleri bulan bu mektuplarda şu çarpıcı ifadeler yer alıyordu: "Bizim bir imamımız (liderimiz) yoktur. Biz Cuma namazlarına bile Yezid'in valisi Numan b. Beşir ile çıkmıyoruz. Sen gelirsen onun arkasında toplanacağız. Bahçelerimiz yeşerdi, meyvelerimiz olgunlaştı; emrine amade hazır bir orduya geliyorsun." (Taberî, Târîh, V, 352).
Bu mektuplar, Hz. Hüseyin’e ulaştığında o, meseleyi sadece bir davet olarak görmedi; ümmetin ıslahı ve adaletin tesisi için omuzlarına yüklenmiş ilahi ve tarihi bir mesuliyet olarak telakki etti.
2. Sadakat İmtihanı: Müslim b. Akîl ve Oğullarının Kûfe’deki Kanlı Yalnızlığı
Gelen davetlerin samimiyetini, halkın iradesinin arkasındaki kararlılığı ölçmek adına İmam Hüseyin, amcasının oğlu ve güvendiği bir isim olan Müslim b. Akîl’i Kûfe’ye temsilci olarak gönderdi.
Müslim’in Kûfe’ye Varışı ve İlk Biat Dalgası
Müslim b. Akîl Kûfe’ye ulaştığında büyük bir coşkuyla karşılandı. Muhtar es-Sekafî’nin evinde ilk misafirliği esnasında Kûfeliler akın akın gelerek ona Hz. Hüseyin adına sadakat yemini ettiler. Kaynaklar bu biat dalgasının kısa sürede 18.000 ila 40.000 kişiye ulaştığını belirtir (Belâzürî, Ensâb, III, 157). Bu manzara karşısında Müslim, İmam Hüseyin’e meşhur mektubunu yazdı: "Kûfe halkı bütünüyle senin yanındadır, mektubumu alır almaz yola çık."
Ziyâd Oğlu Ubeydullah’ın Korku İmparatorluğu ve İhanet
Yezid, Kûfe’deki bu hareketliliği bastırmak için yumuşak huylu Numan b. Beşir’i azlederek, acımasızlığı ve sertliğiyle bilinen Basra Valisi Ubeydullah b. Ziyâd’ı Kûfe’ye tayin etti. İbn Ziyâd, şehre girer girmez istihbarat ağını kurdu ve Kûfe’nin sosyopolitik yapısını çok iyi bildiğinden kabile reislerini sarayına çağırarak tehdit etti: Yezid’e karşı gelenlerin maaşları kesilecek, aileleri kılıçtan geçirilecek ve Suriye ordusu şehri yerle bir edecekti. (İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, IV, 27).
Bu tehdit ve beraberinde sunulan rüşvetler, Kûfe halkının zayıf iradesini bir gecede felç etti. Gündüz vakti Müslim b. Akîl’in arkasında saf tutan binlerce insan, akşam karanlığı çöktüğünde teker teker dağıldı. Müslim yatsı namazını kılıp camiden çıktığında, koca şehirde kendisine rehberlik edecek, sığınacak bir tek kişi bile kalmamıştı.
Müslim b. Akîl’in Şehadeti
Tavr isimli asil bir kadının evinde bir süre saklanan Müslim, kadının oğlunun ihbarı üzerine yüzlerce asker tarafından kuşatıldı. Tek başına gösterdiği kahramanca direnişin ardından ağır yaralı olarak yakalandı ve Kûfe Valilik Sarayı’na götürüldü. İdam edilmek üzere sarayın damına çıkarılırken gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Oradakiler "Senin gibi bir yiğit ölümden korkar mı?" dediklerinde Müslim, tarihe geçecek o hüzünlü sözü söyledi: "Ben kendim için ağlamıyorum; ben, benim mektubuma güvenerek aile çocuklarıyla buraya doğru yola çıkan Hüseyin ve Ehl-i Beyt için ağlıyorum." (Taberî, Târîh, V, 374). Müslim boynu vurularak şehit edildi ve naaşı damdan aşağı atıldı.
Masumiyetin Katli: Müslim’in Küçük Oğulları
Müslim b. Akîl’in acısı henüz tazeyken, onunla birlikte Kûfe’ye gelmiş olan küçük yaştaki iki oğlu, Muhammed ve İbrahim de bu vahşetten nasiplerini aldılar. İbn Ziyâd’ın zindanından kaçmayı başaran bu iki masum çocuk, sığındıkları bir evde ödül avcısı bir hain (Hâris) tarafından yakalandı. Çocukların, "Biz Peygamberinin soyundanız, bize acı, bizi sat ama öldürme" feryatlarına kulak tıkayan katil, sırf dünya malı ve makam ödülü almak amacıyla bu iki küçük sabiyi Fırat Nehri kıyısında başlarını keserek şehit etti ve bedenlerini suya attı. Bu olay, Emevî idaresinin acımasızlığının ve ahlaki çöküşünün en net nişanelerinden biri oldu.
İmam Hüseyin, Kûfe’de yaşanan bu kanlı tersine dönüşten henüz habersizken, Mekke’de Hac mevsimi başlamıştı. Zilhicce ayının sekizinci günü olan Terviye Günü, bütün Müslümanlar Hac ibadeti için ihrama girip Mina’ya doğru hareket etmeye hazırlanırken, Hz. Hüseyin beklenmedik bir kararla Hac ihramını Umreye çevirdi ve Mekke’den ayrılma kararı aldı.
Bu ani ayrılışın arkasındaki sarsıcı gerçek şuydu: Yezid b. Muâviye, Amr b. Saîd b. el-Âs komutasında gizli bir suikast timini Mekke’ye göndermişti. Bu timin vazifesi, Hz. Hüseyin’i nerede bulurlarsa bulsunlar, gerekirse Kâbe’nin örtüsünün altında bile olsa katletmekti.
Hz. Hüseyin, bu sinsi planı haber aldığında kardeşi Muhammed b. el-Hanefiyye’ye şöyle buyurmuştur:
"Benim Kâbe'nin sınırları içinde katledilmem, Allah'ın Beyti'nin hürmetinin, kutsiyetinin ayaklar altına alınması demektir. Ben Kâbe'den bir karış, bir fersah uzakta öldürülmeyi, onun içinde kanımın dökülmesine tercih ederim." (İbn Kesîr, el-Bidâye, VIII, 167).
Hz. Hüseyin bu hamlesiyle:
Kâbe’nin ve Harem bölgesinin "Emin/Güvenli" sıfatını korumuş, kendi canını feda etme pahasına Allah’ın evinin dokunulmazlığına halel getirmemiştir.
İbadetlerin şekilsel olarak yerine getirilmesindense, dinin ruhu olan adalet ve insan onurunun muhafaza edilmesinin daha öncelikli olduğunu dünyaya göstermiştir.
4. Kerbelâ’ya Doğru: "Dedemin Ümmetini Islah Etmek İçin..."
Mekke’den ayrılıp Irak’a doğru yürüyen Hz. Hüseyin’in kafilesinde kadınlar, çocuklar ve az sayıda sadık dostu bulunuyordu. Yolculuk esnasında Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve Farazdak gibi pek çok isim Hz. Hüseyin’i durdurmaya çalıştı. Kûfelilerin dönekliğini, babası Hz. Ali ve kardeşi Hz. Hasan dönemindeki vefasızlıklarını hatırlatarak geri dönmesini tavsiye ettiler.
Fakat İmam Hüseyin, sıradan bir siyasi başarı peşinde değildi. O, Kerbelâ’ya doğru yürürken davasının özünü, adeta bir manifesto niteliğindeki şu meşhur sözüyle tarihin sinesine kazımıştı:
"Ben fitne
çıkarmak, kibirlenmek, fesat üretmek ya da zulmetmek icin yola
cıkmadım. Ben sadece dedemin
Ümmetini ıslah etmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak için yola
çıktım."
Yolculuğun ortalarında Müslim b. Akîl ve oğullarının şehadet haberi kafileye ulaştığında, durumun vahameti tamamen netleşti. Hz. Hüseyin yanındakilere dönerek, gitmek isteyenlerin serbest olduğunu, önlerinde muhakkak bir ölümün bulunduğunu açıkça söyledi. Bazı dünyalık heveslerle kafileye katılanlar ayrıldı; geriye sadece ölüm yolculuğuna inanan, canlarını Peygamber evladına feda etmeye ant içmiş yetmiş iki can kaldı.
Sonuç
Kerbelâ’ya giden süreç; sadece askeri bir sevkıyatın değil, insanlık tarihindeki en büyük ahlak, karakter ve sadakat imtihanının adıdır. Yezid’in temsil ettiği şatafat, korku ve zulüm nizamı, Kûfe halkının iradesini rehin almış ve tarihin en acı ahde vefasızlığına zemin hazırlamıştır. Buna mukabil İmam Hüseyin; Kâbe’nin hürmetini çiğnetmemek için haccını yarıda bırakan adanmışlığı, Müslim’in canı pahasına sadakati ve canını feda eden masum çocukların mazlumiyeti ile İslam ahlakının sönmez meşalesi olmuştur. Kerbelâ, hakkın ve adaletin sayısal çoğunlukla değil, sarsılmaz bir karakter ve iman kalitesiyle ölçüleceğini tüm insanlığa ilan eden ebedi bir mekteptir.
Kaynakça
Taberî, Târîhu'l-Ümem ve'l-Mülûk, Beyrut: Dâru't-Türâs, c. V, s. 350-380.
İbnü'l-Esîr, el-Kâmil fi't-Târîh, Beyrut: Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, c. IV, s. 20-45.
Belâzürî, Ensâbü'l-Eşrâf, Beyrut: Dâru'l-Fikr, c. III, s. 150-170.
İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, Kahire: Hicr Yayıncılık, c. VIII, s. 160-185.
Mes'ûdî, Mürûcü'z-Zeheb ve Meâdinü'l-Cevher, Beyrut, c. III, s. 60-75